Pages

5 Ağustos 2011 Cuma

Hem Çirkin Hem Güzel "Şey"

İyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin...Birbirinin tam karşısında duran bu sözcükleri sıradan bir gün içerisinde bile ne kadar çok kullanıyoruz. Bir şeyleri tanımlamak için bazen çok doğru gelen bu sözcüklerin hepsi aslında içerisinde kendi karşıtını da barındırıyor.
Bazen "çirkin" olarak adlandırğım bir "şey" in, aslında bir noktada garip bir güzelliğini fark edebiliyorum. Ya da adlandıramadığım bir ikileme giriyorum; güzel mi çirkin mi, iyi mi kötü mü karar veremiyorum.

İşte geçen gün gezdiğim sergi, tam olarak bu ikilemin ortasında durmama sebep oldu. Baktığım "şey" ilk önce ürküttü,sonra sevimli geldi, sonra garipsedim; ama hem duruşu hem de hissettirdiği o kadar gerçekçiydi ki direnemedim. Sonra gerçekten güzel ve çirkinin iç içeliğindeki garip yerde kalakaladım.

Bir "şey" düşünün. Biraz insan, biraz hayvan ama hem insandan hem de hayvandan daha duygu yüklü bakışlara sahip, canlı olmadığı halde içininizi ısıtabilen ve neredeyse hadi arkadaş olalım diyebileceğiniz samimiyette.

Yazıma bu kez sondan başladım. Önce hissettiklerimi yazmak istedim. Ne'den bahsettiğimi bilmediğiniz için size hiç bir anlam ifade etmiyor olabilir. O zaman, mutlaka İstiklal Caddesi'ndeki Arter sanat galerisine uğrayın. Yazdığım her kelimeyi bana hissettiren sergi, galerinin ilk üç katına yayılmış durumda. Her bir kat yukarı çıkışımda biraz daha etkilendiğim kesin.

Patricia Piccinini, 1997'den beri ortaya çıkardığı eserlerinden bazılarını sergiliyor. İstanbul'daki ilk solo sergiymiş. Serginin adı Hold me Close to Your Heart ( Beni Bağrına Bas ). Sergide 20'den fazla eser var. Kendisi, Sierra Leone doğumlu bir Avusturalyalı.

Fotoğraf makinamı unutmamış olsaydım bir kaç güzel fotoğraf paylaşmak isterdim. Yine de telefonla çektiğim tek bir kareyi aşağıda bulabilirsiniz. Fotoğrafta gördüklerinizle yakından görecekleriniz çok farklı olacaktır. Ben, burnumun dibindeki bu sergiye yeni gittiğim içim kendime kızdım. 22 Haziran'da başlamış ve 21 Ağustos'da bitiyor. Gidip gezmenizi tavsiye ederim.


Davetli Misafir

Sevgiler,

31 Temmuz 2011 Pazar

Ben Bir Bağımlıy(mış)ım! Ya siz?

Ben 1981 doğumluyum. Benim çocukluğumda cep telefonu yoktu.Internet yoktu.Sonra internetle, cep telefonuyla tanıştık.IRC,ICQ vardı sadece internette sosyalleşmek için. Sonra msn çıktı.Birgün cep telefonlarından internete girebiliyor olduk. Hiç anlamadan oldu tüm bunlar.Hatta artık onlara cep telefonu bile demez olduk. Iphone, Blackberry, Galaxy ve başka bir sürü şey oldu isimleri. Sonra facebook, twitter, whats app, blackberry messenger...Artık telefonda mesajlaşmayı unuttuk neredeyse.Anılarımızın yegane göstergesi olan fotoğraflar, videolar hep bu akıllı telefonlarla ölümsüzleştirilmeye başladı. Gazeteyi bile telefondan okuyoruz.Banka işlemlerimizi telefondan yapıyoruz.Uçak bileti alıyoruz.Yön bulmak için kullanıyoruz. Hatta saatini sorduğunuz zaman bile insanların çoğu telefonundaki saate bakarak cevap veriyor. Belki de şimdi aklıma gelmeyen başka bir sürü şey. Bu telefonlar gerçekten akıllı:)

Peki bu akıllı cihazların hayatımızda ne kadar yer kapladıklarının farkında mısınız? Sabah uyanınca ilk işi telefonuna sarılıp gelen e-postalarını kontrol etmek olan, tuvalete elinde telefonuyla girip oyun oynayan, takside,otobüste, arabada facebook,twitter'da gezinen,sıkıldığı toplantıda başka bir akıllı telefon kullanıcısı olan arkadaşına "pişştt naber?" diye yazan insan sayısının ne kadar fazla olduğunun farkında mısınız? Belki günlük hayatta bunları yaparken çok sıradan olduğunu düşünüyoruz. Hayatımızın bir parçası olarak görüyoruz. Ama farkına varmak lazım ki bu akıllı telefonlar bizim en iyi arkadaşımız olmuş ve zamanımızın büyük bir kısmını ele geçirmiş durumda.

Evet, şunu söyleyebilirim ki ben bir  crackberry olmuşum! Hem de hiç farkında olmadan.




















2 gün önce sevgili arkadaşım blackberry'imi kaybettim.Acımız büyüktü. Hem kaybından hem de kayboluş şeklinden -Bagaj yerleştirmek için arabanın üstüne koyup sonra da tam gaz gidip blackberry'min ölümüne sebep olmuştum.Hatta bu kayıp için, havaalanından aldığım ve bagajlarını yerleştirdiğimiz arkadaşımı bile suçlamıştım bir ara. O gelmeseydi, ben onu almak için oraya gitmeseydim,valizleri yerleştirmek zorunda kalmasaydım, blackberry'mi arabanın üzerine koymazdım!- Kaybolduğunu fark ettiğimde artık çok geçti. Kim bilir kaç araç hızla ezip geçmişti onu. İlk dakikalarda neyse, sağlık olsun diyebilecek soğukkanlılığa sahiptim. Ama yavaş yavaş bütün damarlarımda büzülmeler başladı. Buluşacağım arkadaşımı aramam gerekiyordu. Anneme iyi olduğumu haber vermem gerekiyordu.Son çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma yüklememiş olmamsa tamamen tembelliğimdendi. Telefon iletişimi kolaydı. Yanımdakilerden sağlayabilirdim.Zaten, sadece yarına kadar beklemem gerekiyordu. Yani sadece 15 saat telefonsuz kalacaktım!

Eve geldiğimde beni teskin etmeye çalıştılar.Ben de çaktırmamaya çalışıyordum ama yanımdaki diğer blackberry'ler o muhteşem (!) ringer classicphone melodisiyle (klasik blackberry melodisi) çaldıkça elim telefonumu arıyordu.Belirli aralıklarla son dakika haberlere bakmak, yeni tweetleri okumak, blackberry messenger'dan birilerine birşeyler yazmak istiyordum. Her seferinde, sevgili blackberry'min acısını duyuyordum; derinlerde bir yerde.Gece bir ara uyandığımda, saate bakmak için elimi komidine uzattım. Çünkü hep orada dururdu. Unutmuştum o gece olmadığını. Sabah da aynı şekilde oldu.

Artık daha fazla onsuzluğa dayanamazdım. Evet,tabi ki yeni alacağım, eskisinin yerini tutamazdı. Ne de olsa,onca şey paylaşmıştık. Onca önemli e-posta trafiği, mesajlaşma, fotoğraflanan anılara aracılık yapmıştı. Canımın en sıkıldığı zamanlarda beni eğlendirmişti. Yapacak bir şey yoktu. Önce hattımı yenilettim.Hemen yeni blackberry'mi seçtim. Sonra bütün e-posta kurulumları, uygulamaların yüklenmesi derken, yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Tabii şu anda yeni yeni ısınıyoruz birbirimize. Biraz paylaşıma ihtiyacımız var:)

İşte bağımlı olduğumu böyle fark ettim. Siz de bir bağımlı olabilirsiniz.Kendi iradenizle akıllı telefonunuzu kapalı duruma getirmenizden bahsetmiyorum. Hiç beklenmedik bir şekilde hayatınızdan çıkması, esas zor olan.

Bu yazıyı okuduktan sonra ama ben böyle değilim ki demeniz muhtemeldir. Unutmayınız, bağımlılığın ilk göstergelerinden birisi inkar etmektir;)

Sevgiler,


28 Temmuz 2011 Perşembe

Aşk, Sanat ve Hayatta Kalmak


"Kahkahalar. Hayatta kalabilmek için önemli bir malzeme.Ve biz sık sık kahkaha atardık"

                                                                                                     Patti Smith, Çoluk Çocuk

  • 20 yaşındayken,evlilik dışı bebeğinizi evlatlık verebilir misiniz?
  • Cebinizdeki son parayla New York'a tek yön bilet alabilir misiniz?
  • Bir evsiz olmayı göze alabilir misiniz?
  • Sanat ve kendini keşfetmek uğruna terk edilmeyi sindirebilir misiniz?

Ve onca zaman, sefaletle mücadele edip gerçek bir sanatçı olabilir misiniz?

2010 New York Times en çok satan ödülünü kazanan Patti Smith'in Çoluk Çocuk kitabından bahsediyorum. Bu kitabı okuyana kadar Patti Smith'in hayatı hakkında bu kadar çok şey bilmiyordum. Yukarıdaki soruların yanıtlarını Patti Smith bu kitapta veriyor; kendi adına.

Patti Smith, Çoluk Çocuk

1967'de, içindeki sanatı bulmak için ve kesinlikle tanrının da yardımıyla New York'a gittikten sonra başlıyor hikaye. Gecenin karanlığında, karşısına çıkan Robert Mapplethorpe ise Patti'nin hikayesine bir tutam aşk, bir parça terk ediliş ve sanat yolunda çok sıkı bir dostluk katıyor.

Janis Joplin, Jimi Hendrix ve Brian Jones gibi bir çok isimle karşılaşıyorsunuz kitabın sayfalarında. Dönemin şartlarını, aşk,sanat ve hayatta kalma üçgeninde en içten şekilde anlatıyor. Vay be diyorsunuz bazen, ya da tıpkı ben gibi diye yakın duruyorsunuz onca yıl öncesine.

Gerçek bir dönem hikayesi okumak isteyenlere tavsiye ederim.

Sevgiler,






21 Temmuz 2011 Perşembe

Rodos'da İki Doğumgünü Pastası ve Daha Fazlası

Yazmaya her ara verişimdeki gibi " Yazmayalı uzun zaman oldu ama..." geyiğini yapmaya hiç niyetim yok bu kez. Dizi dizi mazeretler de sıralamayacağım, merak etmeyin. Blogu uzun zamandır takip edenler bilir, geçen yıl yaptığım Yunanistan seyahatinde gezdiğim yerleri epey detaylı anlatmıştım.Okumamış olanlar buradan ve buradan bakabilirler.:)

Bu kez de doğumgünümü kutlamak üzere Rodos'a ya da Rhodes'a :)yollandık.12 Temmuz doğumlu bir yengeç olarak aslında evde oturmayı sevmem gerekirken gezmeyi ve görebildiğim kadar yer görmeyi tercih eden bir bünyem var. Rodos seyahati öncesinde ve sonrasında da aslında Marmaris'deydik. Bu kadar Datça'ya gitmiş birisi olarak daha önce hiç Marmaris'de tatil yapmamıştım. Hatta Marmaris'i gezmişliğim bile yoktu diyebilirim. Çok büyük bir kayıp olmadığını düşünsem de sanıyorum Marmaris ve yakın çevresini gezilebilecek en iyi şekilde gezdim. Bunda, İçmeler'de otel işletmeciliği yapan dostların etkisi çok büyük:) Hatta onlar olmasaydı bu kadar keyifli geçermiydi emin değilim. Buradan Semra ve İlhan'a sonsuz teşekkürlerimi de iletiyorum:)

Gelelim Rodos'a...12 Adanın en büyüğü olan Rodos...Bu kadar yakınımızda olmasına ve günlük vizeyle günübirlik Rodos turları olmasına rağmen bugüne kadar hiç gitmeyi düşünmemiştim.Ama iyi ki gitmişim diyorum. Çok güzel vakit geçirdim her zamanki gibi:) Nasıl gidebileceğinize gelince; Marmaris Limanı'ndan kalkan feribotlarla 1 saatlik son derece rahat bir yolculukla Rodos'a ulaşabilirsiniz. Biz biletimizi öncesinde internet üzerinden almıştık. Gerçi feribot çok kalabalık değildi ama bize önerilen, biletleri son dakikaya bırakmamızdı. Bilet almak isterseniz Marmaris Ferry'den kolayca alabilirsiniz. Her sabah 09:00'da Marmaris'den ve her öğleden sonra 16:30'da Rodos'dan kalkan seferler var. Araç alan katamaranlar da varmış ama bizim bindiğimiz tıpkı şehiriçi hatlarında işleyen deniz otobüsleri gibiydi. Limana gittiğinizde önce check-in işleminizi gerçekleştirmeniz gerekiyor. İşte bu noktada biletinizi önceden almış olmanız size zaman kazandırıyor. Gerçi bilet alanlar da almayanlar da aynı sıraya girmek zorunda ama işleminizin daha kısa süreceğine emin olabilirsiniz.Pasaportunuzu kontrol edip biniş kartınızı veriyorlar. (Bizim schengen vizemiz vardı ama günlük turlar için günlük vize de veriliyor.Sadece pasaportunuzun olması ve bu pasaportta KKTC damgasının bulunmaması gerekiyor.) Bu arada, liman vergisini de o anda ödedik.Kişi başı 11 Euro civarındaydı. Sonrasında hemen karşıdaki binaya geçip ülkeden çıkışınızı gerçekleştiren pasaport kontrol noktasından geçiyorsunuz. Türk'den daha çok yabancı uyruklu yolcular vardı. Feribotlarda koltuk numarası yer almıyor. Herkes isteği yere oturabiliyor. Ama Rodos!a vardığınızda feribottan hızlı inmek istiyorsanız, arkaya oturmanızı tavsiye ederim. Çıkışlar arka kapıdan yapılıyor. Bu da benden küçük bir tüyo:))

Feribot hareket ettikten sonra bir tur rehberi alıyor mikrofonu eline, bir kaç dilde anons yapmaya başlıyor. Çünkü Rodos'da bir kaç saatlik bir şehir turuna katılma şansınız da var. Katılmak isterseniz rehber amca'nın listesine adınızı yazdırıyorsunuz. Tıngır mıngır Rodos'a yanaştıktan sonra ülkeye giriş için pasaport kontrolüne giriyorsunuz. İşte arkada oturup feribottan hızlı inmeniz için en önemli sebep bu aslında:) Kontrol kuyrugunda beklememek...

Feribottan inip pasaport kontrolünden çıktıktan sonra limanda karşılaştığınız manzaradan etkilenmeyi beklemeyin. Kafanızı sağa çevirdiğinizde göreceğiniz tekneler en güzel manzaranız olacak muhtemelen.Oysa biraz ileride boylu boyunca uzanan yüksek kale duvarının ardında bekliyor sizi Rodos Old Town'ın hareketi.

Limandan çıktıktan sonra sağınızda deniz solunuzda kale duvarı, küçücük kaldırımda yürümeye başlıyorsunuz. (Bu arada araç,motorsiklet kiralamak isterseniz hemen liman çıkışında bir yer var).Kale'nin 9 tane giriş kapısı var. Bu şekilde yürürken sağınızda denizin içinde 3 lü yunus heykelini göreceksiniz.Biraz ilerleyip kafanızı hemen sola çevirin:) İşte kalenin limana en yakın girişi St. Catherine's kapısı. Kapıdan girdikten sonra limanın görüntüsü de aynen aşağıdaki gibi :)

St. Catherine's Gate / Rhodes Old Town

Biraz ilerleyip sağa döndüğünüz zaman dar bir sokaktan geçip küçük bir meydana varıyorsunuz. Bu meydana girişte sağınızda merdivenler göreceksiniz.Merdivenlerin hemen altında Cellar of The Knights adında şarap ağırlıklı olmak üzere içki satan bir dükkan var. Bu dükkana vardığımızda saat 11:00 i henüz geçmişti ama gün bizim için erken başladığından birer kadeh beyaz şarap içmeye karar verdik:) Karı koca sevimli bir çiftin işlettiği dükkanın önünde iki tane de masa var.Ayrıca işlerini de çok iyi yapıyorlar. Dönüş günü komik figürlü uzo şişelerinden almak istediğimizde bizi hatırlayıp  beyaz şarap ikram etmelerinden de etkilenmedik dersem yalan olur.

İşte bu şirin dükkanın baktığı Ippokrataus meydanı da böyle birşey.(Meydanın boş olduğuna bakmayın.Bir saat içinde adım atmakta zorlanacağınız bir kalabalığa ev sahipliği etmeye başlıyor)



İşte bu noktadan itibaren biz kendimizi old town sokaklarına bıraktık. Bir sürü hediyelik eşya dükkanı olmakla beraber en orjinallerini St. Catherine's girişindeki dükkanda bulabilirsiniz.Girişte soldaki ilk dükkan.Rodos'a gittiğinizde hatıra olması için kendinize bir kartpostal göndermeyi de unutmayın:) Biz unutmadık.

                                    Old town kısmını kapatmadan önce bir kaç fotograf daha buyurunuz.






Öğleden sonra Faliraki'deki otelimize gitmek üzere taksiye atladık. Girdiğimiz kapıdan da çıktık, old town'dan. Yolda çevirebilecek boş taksi bulamayınca tekrar limana yürüdük. Duraktan bir taksiye bindik. Taksicinin pek kibar olduğunu söyleyemem. Normalde gece bile 15 euro olan mesafe için 20 euro fiyat verdi.

Faliraki, Rodostan 12 km kadar güneyde kalıyor ve plajlarıyla ve gece hayatıyla meşhur. Açıkçası ben plajlarının neden ünlü olduğunu anlayamadım:) Evet, epey uzun bir sahile sahip ama hiç de iyi baktıklarını söyleyemem. Denizi plajlarının aksine temiz ve güzeldi. Rodos'dan Faliraki'ye gelene kadar yol kenarında küçük büyük bir sürü otel görebilirsiniz. Yeni yapılmış bir sürü tesis var ama bunlar klasik yunan mimarisinden çok uzak betonarme yapılar.Bizim kaldığımız otel, adada bir çok oteli olan Esperos zincirlerine ait Esperos Village'di. Biraz daha bakımlı olsaydı 5/5 değerlendirebilirdim oteli ama personel yıldızlı pekiyiyi hak ediyor:) Pasaportumdan görüp doğumgünüm olduğunu fark etmişler ve odaya sürpriz bir dogumgünü pastası gönderdiler.Gerçekten şaşırtıcı ve güzel bir hareketti.

                                         Odamızın manzarasına da diyecek yoktu doğrusu:)


Biz her ne kadar Faliraki'ye çok yakın olsak da  akşam yemeği için old town'a gitmeyi tercih ettik. Bunun nedeni, akşam yemeği için tavsiye istediğimiz herkesten Alexis yanıtını almamızdı. Bu arada Faliraki'den Rodos Merkez'e her 20 dakikada bir otobüs var. Akşam yemeği için otelin önündeki duraktan otobüse binmeyi tercih ettik.Ekonomik ve rahat olduğuna emin olabilirsiniz.

İşte o durak! Durağın üstündeki cılız sarmaşığın üzümlerinin ne kadar lezzetli olduğunu tahmin edemezsiniz:) Biz tahmin etmemiştik!



Alexis, yaklaşık 60 yıllık bir geçmişe sahip. Aslında birbirine çok yakın iki Alexis var. Bir tanesi ilk açılan Alexis Tavern, diğeri ise bizim gittiğimiz Alexis 4Seasons . Burası daha sonra açtıkları ve diğerinden daha şık olan, arkada geniş sayılabilecek bir bahçesi bulunan işletmeleri. Alexis'i öneren herkes gittiğimizde yer bulamayacağımızı, çok önceden rezervasyon yapılması gerektiğini söylemiş olsa da gündüz önünden geçerken içeriye girip akşam için adımızı yazdırmamız yeterli oldu:) Zaten toplamda bizimle birlikte 4 masa vardı. Bu masalardan ikisi de Türk masasıydı:)

Tahmin edebileceğiniz üzere, balık ve deniz ürünleri ağırlıklı bir mönüye sahip ama et yemek isterseniz de seçenekleri mevcut. Mönüden seçmekte zorlanınca 4 adet olan set mönüden Fish Menu for 2 bizim için kaçınılmaz oldu:)Mönü dahilinde salata,meze çeşitleri,şarap soslu kabuklular ve karışık deniz ürünleri tabağı geldi. Tabi ki içecek olarak da uzoyu tercih ettik.Yemekler beklentimin biraz altında kalsa da sunum ve servis harikaydı. Gelen her tabakla ilgili bilgi verdiler.Kısa süre içinde bize servis veren Lucky'yle muhabbetimiz koyulaştı. Uzun süre Almanya'da yaşamış ve o zamanlar Türklerden pek hoşlanmazmış. Ta ki Antalya'lı Çiğdem'le karşılaşana kadar:))Bir nevi Sarah-Musa aşkı diyebiliriz. Çiğdem sayesinde Türklere olan bakış açısı değişmiş sanırım. Ey aşk sen nelere kadirsin!

Lucky'nin masamıza bıraktığı son tabağın bu olduğunu sanıyorduk;)





Alexis'de güzel bir gece geçirip hesabımızı henüz ödemiş ve Lucky ile vedalaşıyorken, boynumdaki kolyeyi beğenen Lucky'ye erkek arkadaşımın doğumgünü hediyesi olduğunu söylememle o akşamın aslında doğumgünüm oluşu ortaya çıktı. Bizimle aynı anda tavernadan ayrılmak üzere olan kalabalık Türk masasını ve bizi bir anda gitmekten alıkoyup! tekrar masaya oturttular.10 dakika daha buradasınız dediler.Birkaç dakika içerisinde ışıklar söndü mumlar yandı, fonda daha önce hiç duymadığım bir happy birthday ezgisiyle mutfaktan yanar dönerli bir dondurma tabağı geldi:) Alkış kıyamet şeklinde tüm personelin ve türk misafirlerin tebriklerini kabul ettim:)

İşte Alexis'deki gecemiz böyle sonlandı ve işte bu yüzden yukarıdaki fotograf, Alexis'de masamıza gelen son tabak olmaktan sürpriz bir şekilde çıktı:)


Gecenin geri kalanında ne yaptık derseniz; Yunanistan'ın az sayıdaki casinolarından bir tanesi olan Casino Rodos'da şansımızı denedik:)

İki sürpriz pastayla doğumgünümü kutlayan Rodos'dan gayet memnun ayrıldım. Bize bu kadar yakın olan ve pasaportu olan herkesin  günü birlik de gezebileceği bu ada en azından bir ziyareti hak ediyor bence.

Sevgiler,

14 Ocak 2011 Cuma

Hayatın İçindeki Teşhir Salonu "Blogger's Base"

Cafe, konser salonu, toplantı odası,ofis ve ev...Blogger's Base kendini tanımlarken tüm mekan içeriklerini kullanıyor. Blogger'lara özel bir mekan gibi görünse de kapıları yaratıcılığı destekleyen, fark yaratmayı seven, yaratanları daha çok seven, yenilikçi,ruhu ve zihni özgür bırakmak isteyen herkese açık. Renkli ve farklı atmosferi ilk bakışta dikkat çekiyor. Hem iş hem eğlence hem de sanatsal sebeplerden ziyareti hak eden bir oluşum. Galata'da olması da ayrıca güzel.İçerisinde Cafe Nero ve 75 kişilik bir konser salonu bulunan bu sıradışı mekanın daha detaylı sunumunu aşağıda izleyebilirsiniz.

12 Ocak 2011 Çarşamba

T-Mobile Heathrow Havaalanı Çıkartması


T-Mobile Liverpool Tren İstasyonu'ndan ve Trafalgar Meydanı'ndan sonra, son olarak Heathrow Havaalanı'nın en işlek terminallerinden birisi olan 5. terminalde yine harika bir iş çıkartmış. Viral videoyu izlediğinizde ne demek istedigimi anlayacaksınız. Daha önceki T-Mobile videolarını izleyenler için bir devam niteleği taşıyacak olup ilk defa izleyenler için şaşkınlık yaratacağını garanti ederim.

The boys are back in town, return of the mack, at last, passenger gibi şarkıları bir de T-Mobile ekibinden dinleyin:)





Etkinlik sonrasında bakın havaalanı ziyaretçileri nasıl yorumlar yapmışlar?

11 Ocak 2011 Salı

Moleskinize me

Hediye curcunasının en yoğun olduğu dönemlerden birisi olan yeni yılı atlattık çok şükür. Belki yeni yıl öncesinde bu yazıyı yazsaydım daha faydalı olabilirdi ama yine de ileride işinize yarayabilecek bir kişiye özel hediye alternatifinden bahsetmek istiyorum.

Moleskin defterlerinin tarihi 1800 lü yıllara kadar dayanıyor. Vincent van Gogh, Ernest Hemingway gibi dünyaca ünlü sanatçıların da kullandığı son derece sade defterler.

Şimdi gidip yazıp çizmeyi seven ya da öğrenci olan, profesyonel hayatında defter kullanan ( ki sanıyorum çoğumuz kullanıyoruz) eşinizi dostunuzu moleskinize edebilirsiniz:) Tek yapmanız gereken hediye edeceginiz kişiye dair bir kaç ipucunu tasarımcıya bildirmek. Sonrasında hoop defter kapınızda. Böyle hooop diye kolaymış gibi söylesem de çizimler el emeği göz nuru olup aynısından başka bir yerde görme olasılığınız yok. Benim yaptırdığımı aşağıda görebilirsiniz ama diğer örnekler için you are moleskined i ziyaret edin lütfen.